Hüzünlü Bir Taht Hikayesi: Cem Sultan
Cem Sultan’ın Edirne Sarayı’nda başlayan ve Avrupa şatolarında son bulan öyküsü, Osmanlı tarihinin en trajik, en roman gibi ama bir o kadar da hüzünlü sayfalarından biridir. Fatih Sultan Mehmed’in en küçük oğlu olan bu bahtsız şehzade, sadece bir taht mücadelesinin aktörü değil; aynı zamanda dönemin Avrupası için devasa bir siyasi koza dönüşmüş, gurbette ömrünü tüketmiş hassas ruhlu bir şairdir.
İşte çocukluğundan esaret yıllarına, edebiyat dünyasındaki izlerinden tarihsel önemine kadar Cem Sultan’ın hüzünlü yaşam öyküsü:
Çocukluğu ve Üstün Eğitimi
Cem Sultan, Fatih Sultan Mehmed’in en küçük oğlu olarak dünyaya gözlerini açtı. Fatih, en küçük oğlunun eğitimine çok büyük önem verdi. Sarayda aldığı üstün dersler sayesinde henüz çocuk yaşta Arapça ve Farsçayı, bu dillerde şiir yazabilecek seviyede öğrendi. Hatta İtalyanca ve Rumca bildiği de tarihi kaynaklarda rivayet edilir. Genç yaşta devlet tecrübesi kazanması amacıyla Kastamonu Sancak Beyliği’ne gönderildi; daha sonra ise Konya valiliğine atandı. Konya’daki sarayı, kısa sürede dönemin şairlerinin, sanatçılarının ve bilim insanlarının toplandığı muazzam bir kültür merkezine dönüştü.
Taht Mücadelesi ve Günlük Saltanat
Fatih Sultan Mehmed vefat ettiğinde iki oğlu hayattaydı: Amasya’da bulunan büyük oğlu Bayezid ve Konya’da bulunan Cem. Sadrazam, Fatih’in gönlünün Cem’den yana olduğunu bildiği için ona gizlice haber gönderdi ancak bu mektup, yolda Bayezid taraftarları tarafından ele geçirildi. Yeniçeriler ayaklanıp sadrazamı öldürünce, Amasya’dan hızlı davranan Bayezid İstanbul’a gelerek tahta çıktı.
Cem Sultan bu durumu kabullenmedi ve kendi askerleriyle Bursa üzerine yürüyerek ağabeyinin ordusunu mağlup etti. Bursa’ya girerek kendi adına hutbe okuttu ve para bastırdı. Ancak bu hükümdarlık çok kısa sürdü. Bayezid’in deneyimli komutanı Gedik Ahmed Paşa liderliğindeki ordu, Yenişehir Ovası’nda Cem Sultan’ı mağlup etti.
Gurbet Dönemi ve Avrupa Esareti
Bu yenilgiden sonra Cem Sultan için bir daha asla toprağına dönemeyeceği amansız bir hicret başladı. Önce Mısır’a, Memlük Devleti’ne sığındı. Burada büyük bir saygıyla karşılandı ve Mekke’ye giderek hac görevini yerine getiren ilk ve tek Osmanlı şehzadesi oldu. Anadolu’da tekrar şansını denese de başarılı olamayınca, Rumeli’ye geçerek mücadelesini oradan sürdürmek amacıyla dönemin deniz gücü olan Rodos Şövalyeleri ile masaya oturdu ve onlara sığındı.
Ancak şövalyeler, Cem Sultan’ı serbest bırakmak yerine onu Bayezid’e karşı bir şantaj malzemesi olarak kullanmaya karar verdi. Şövalyeler Cem’i, Fransa’daki ücra şatolarda göz hapsinde tuttular. Ardından Papalığın isteğiyle Roma’ya, Vatikan’a nakledildi. Papa, Cem Sultan’ı bir Haçlı seferinin lideri yapmak ya da Hristiyan olmaya zorlamak istedi ancak Cem Sultan, "Dinimi cihan saltanatına değişmem" diyerek bu teklifleri sert bir dille reddetti.
Avrupa’nın Finanse Ettiği Esaret
Bayezid, kardeşinin serbest bırakılmaması veya Hristiyan kralların elinde Osmanlı’ya karşı bir orduya dönüştürülmemesi için Papalık ve şövalyelere her yıl düzenli olarak devasa miktarda altın ödüyordu. Yani Cem Sultan, kendi devletinin parasıyla Avrupa’da rehin tutuluyordu.
Ölümü ve Naaşının Kaçırılması
Fransa Kralı İtalya’yı işgal edip Roma’ya girdiğinde Cem Sultan’ı Papa’nın elinden alarak kendi yanına kattı; amacı onu kullanarak İstanbul’a yürümekti. Ancak bu yolculuk sırasında Cem Sultan aniden hastalandı ve Napoli yakınlarında vefat etti. Ölümünün ardında, Papa tarafından yemeğine veya tıraş usturasına sürülen yavaş etkili bir zehrin olduğu fikri tarihçiler arasında oldukça yaygındır.
Ölümü bile sessiz olmadı. Bayezid, kardeşinin naaşının Hristiyan topraklarında kalmasını istemediği için Napoli’ye adeta savaş ilan etme noktasına geldi. Yıllar süren diplomatik ve askeri baskıların ardından Cem Sultan’ın cenazesi ancak yıllar sonra Osmanlı topraklarına getirilebildi ve Bursa’daki Muradiye Külliyesi’ne defnedildi.
Edebi Yönü ve Eserleri
Siyasi dehası ve şanssızlığının yanında Cem Sultan, Klasik Türk Edebiyatı’nın en lirik şairlerinden biridir. Yaşadığı uzun gurbet hayatının etkisiyle şiirlerine ayrılık, karamsarlık, ölüm, gam ve keder hakim olmuştur. Biri Türkçe, diğeri Farsça olmak üzere iki adet Divan’ı vardır. Ağabeyi Bayezid ile şiirler üzerinden yaptıkları atışmalar ise edebiyat tarihimizin en bilinen sayfalarındandır.
Cem Sultan’ın vatan hasretiyle ağabeyine yazdığı mısralar ve ağabeyinin yanıtı şu şekildedir:
Cem Sultan: "Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan / Ben külhan-ı mihnette kül olam bu ne haldir?"
(Sen gül döşeli yatakta neşeyle, gülerek yatıyorsun; ben ise sıkıntı ocağında kül oluyorum, bu nasıl bir adalettir?)
II. Bayezid: "Çün rûz-ı ezel kısmet olunmuş bize devlet / Takdire rıza vermeyesin bu ne ameldir?"
(Mademki ezel gününde devlet ve padişahlık bize kısmet edilmiştir; senin kadere razı olmaman nasıl bir davranıştır?)
Cem Sultan’ın uzun yıllar süren bu trajik esaret dönemi, Osmanlı’nın Batı karşısındaki fetih politikasını uzun süre yavaşlatmış ve içe dönük bir denge politikası izlenmesine neden olmuştur. Siyasi bir figür olarak kaybettiği tahtı, arkasında bıraktığı hüzünlü ve ölümsüz şiirleriyle edebiyat dünyasında fazlasıyla kazanmıştır.
Yorumlar
Yorum